12 Aralık 2012 Çarşamba

Martı

Bir martı olsaydım mesela...
Uçmak için tam da bugünü seçerdim.

9 Kasım 2012 Cuma

Sonbahar Benim İçimdeymiş

                                                                 Foto

Bir bakıyorum ki henüz yaz mevsiminin geçip gittiğini kabullenmeyen
benim içime sonbahar gelmiş bile.
Yağan her yağmurda benim içim biraz daha soğuyor,
her geçen gün benim yapraklarım sararıyor,
her rüzgarda benim ağacımın yaprakları biraz daha dökülüyor aslında.
Ben bu sonbahar anladım ki benim yüreğime sonbahar,
ve benim yüreğime kış geliyor...

6 Kasım 2012 Salı

Yüzleşme Zamanı

Kendime Not;
unutma bir gün ertelediklerinle de, gizlediklerinle de yüzleşme
zamanı gelecek.

5 Kasım 2012 Pazartesi

Güneşe Veda

Bitip giden koca bir yaz mevsiminin arkasından ağlayasım var.
Bazen, yağmurlu bir günden sonra parlayan sonbahar güneşine methiyeler dizesim var.
Parlayan her güneşte çıkıp bir yerlere gidesim var.
Bende sanki yaz güneşi ile vedalaşıyormuşum gibi bir his var.

30 Ekim 2012 Salı

Ben

Bir ben kaldım beni bırakmayan bu yalan dünyada.

3 Ekim 2012 Çarşamba

Güzel Günlerim

Çocukluğuma, köyüme dair hatıralar bir bir siliniyor zihnimden.
O günlerden hatıra her kes tek tek kayboluyor hayatımdan
Köyümle, çocukluğumla olan bağım kopuyor her gidenle beraber.
Her gidenle beraber, bende hatıralarımdan bir parça daha unutuyorum.
Gün gelecek hayalle, gerçek, masalla, rüya bir birine karışacak zihnimde.
Bölük pörçük birer anı olacak her güzel şey,
bir daha hatırlanmamak üzere unutulup gidecek zamana yenik düşecek
çocukluğum, en güzel günlerim.

2 Ekim 2012 Salı

Okulum

Okulum, küçük güzel okulum...
Oldu birkaç uzun yıl, hiç bilerek uğramadım semtine.
İçimde büyük bir heyecanla ilk defa adım attığım bahçen,
ders aralarında baktığımız pencerelerin,
dolaştığımız koridorların,
hemen cam kenarında, sol tarafta oturduğum sıram.
Ders aralarında gezindiğimiz o toprak bahçen,
üzerimde siyah jilem, saçların derli toplu
içeri alınmayı beklediğimiz o kapı önün,
girişteki küçük kantinin,
daktilo sınıfım,
önünden geçerken sus pus olduğumuz müdür odası,
öğretmenler odası...
Uzun saatler vakit geçirdiğim,
bazen gülerek, bazen pür dikkat ders dinleyerek,
bazen sınavlara girdiğimiz o küçük sınıfım.
Hala aynı mı?
O sıralarında şimdi kimler oturuyor?
Kara tahtanın başında hangi öğretmenlerin ders anlatıyor?
Şimdi kimler kantin sıralarında bir tadelle almak için bekliyor.

26 Eylül 2012 Çarşamba

Evvel Zaman İçinde...

İnsanları dinlemeyi severim...
Hangi konuda anlatırlarsa anlatsınlar, dinlerim.
Öyle dinliyor gibi görünüp, bitirsin diye gözünün içine de bakmam,
sıkılmam...
Canla başla dinlerim.
Ve anlattıklarını kesinlikle unutmam,
gün gelir kendileri unutur atlattıklarını ama ben unutmam.
Böyle büyüdüm çünkü,
insanları dinleyerek büyüdüm.
İnsanların yüzleri silinse bile aklımdan, sesleri hep kaldı kulağımda.
Bundan sanırım her şeyi dinleyerek öğrenirim...
Böyle öğrendim çünkü,
insanları dinleyerek öğrendim çocukluğumda ki her şeyi.
Uzun kış gecelerinde,
karın değil başka kasabaya başka evlere bile gitmeye imkan vermeyecek
kadar çok yağdığı, elektriksiz, yalnız köyümde,
biz çocuklar sadece dinlerdik...
Büyükler, bazen başlarından geçen ilginç hikâyeleri,
bazen çocukluklarını, bazen geçmişi, bazen geleceklerini
her şeyi anlatırlardı bize.
Bizde bu yarı gerçek, yarı hayal,
yarı hayat, yarı masal şeyleri gözümüzü kırpmadan dinler de, dinlerdik...
Gün yavaş yavaş karla kaplı köyümüzün üstünden batmaya başlar başlamaz,
önce yemeklerimizi yer, sonra dersler yapılır.
Ve biz kardeşlerimle sabırsızlıkla amcamlara giderdik.
Bu sıralama hemen her akşam aynı olurdu.
Her gittiğimizde amcam, çoktan yemeğini yemiş divanında oturur olurdu.
Tüm gün başından çıkarmadığı şapkasını dizine koymuş, kulağı yeni başlayan
‘ajansta’ bir yandan da eliyle sigara tabakasından sigara sarar olurdu.
Biz çocuklar yavaş yavaş etrafında toplanır, sabırsızlıkla ‘ajansın’ bitmesini beklerdik.
Sonra büyükler de gelir,
çaylar tekrar ocağa konulur, ateş geçmiş mi diye kontrol edilir,
koyu bir sohbet başlardı.
Biz çocuklar sabırsızlıkla sıranın bize gelmesini bekler,
anlatılacak masalın hayallerini kurardık.
Derken nihayet masal sırası gelir,
her masalın başında kim bilir kaçıncı defa dinlediğimiz o meşhur tekerlemenin
bitmesini yine sabırsızlıkla bekler ve Dede Korkut’la başlayan,
Köroğlu ile devam eden, türlü türlü masallarla sonlandırılan
gecede biz başka hayallere, başka dünyalara giderdik.
Küçük köyümüze, küçük hayallerimize inat...

Bekle Bizi Karadeniz


Karadeniz...
Senin dağlarının tepeleri yine öyle sisli olur,
tertemiz yaz yağmurları yağar yine...
Köy evlerin yine öyle yalnız, sessiz.
Yolları gözleyen birkaç yaşlı kalır sadece oralarda,
yine her kes kendi yalnızlığında olur...
Yemyeşil çayırların da sadece kuşların sesleri.
ama biz,
Biz, bir daha ne zaman geliriz?
Ne zaman gezeriz oraları bilinmez.
O zamana kadar bekle bizi Karadeniz.
Bir arkadaşı bekler gibi bekle bizi...

21 Eylül 2012 Cuma

Yağmur Yağıyordu Bu Sabah

Yağmur vardı bu sabah her yerde...
servis bekleyen öğrenciler,
saçak altına saklanmış işçiler,
şemsiyesi olanlar,
şemsiyesiz çıkanlar,
sandaletliler,
tişörtlüler,
yağmurluk giyenler,
patates çuvalını sırtlayan işçi,
hal arabasını çekmeye çalışan yaşlı amca,
yemek arayan küçük serçeler,
yaprakları sararmaya başlamış ağaçlar,
annesinin şemsiyesini kapmış küçük anaokulu öğrencisi,
her kes...
Bu sabah aynı yağmurda ıslanıyordu bir şeylerin uğruna...

19 Eylül 2012 Çarşamba

Tek Başına

Bir ölüm bir de yalnızlıktır tek başına yaşanan.

17 Eylül 2012 Pazartesi

Sıkıntı

Gittiğin günler yaklaşıyor...
Bundan mı acaba içimde ki bu bitmez tükenmez sıkıntı.

Seremoni

 Lisedeyiz, ilk yılımız...
Üç arkadaş aynı mahalleden gidiyoruz okula,
iki belediye otobüsü yolculuğu boyunca ve sınıfta da bir birimizden
nerdeyse hiç ayrılmıyoruz.
Üçüncü arkadaşımız başka bir sınıfta,
ama O da teneffüslerde soluğu bizim yanımızda alıyor.
Akşamları dönüş saatimiz ders sayısına göre değişiyor ve
akşam dönüşleri de sabah olduğu gibi kalabalık otobüs yolculukları ile iyice zorlaşıyor.
Biz aynı sınıfta olan iki arkadaş pazartesi günleri bir ders daha erken çıkıyoruz.
Ama hemen eve gelmeyip, diğer üçüncü arkadaşımızın da dersinin bitmesini bekliyoruz.
Bazen okulun bahçesinde, bazen sınıfta o çıkana kadar oyalanıyor, zaman geçiriyoruz.
Sonra üçümüz, tüm lise hayatımız boyunca yaptığımız gibi beraber dönüyoruz mahallemize.
Bu seremoni her pazartesi tekrarlanıyor...
Bizim yine pazartesi günleri seremoni haline getirdiğimiz bir diğer şey ise
hala açık olan kantinden üç tane fındıklı ‘tadelle’ çikolata alıp yemekti.
O sırada derste olan arkadaşımızı da unutmaz, onun payını da mutlaka alırdık.
Biz, yaramaz çocuklar gibi sanki pazartesi günlerini iple çeker,
hiç aksatmadan bunu tekrarlardık.

13 Eylül 2012 Perşembe

Kime Niyet Kime Kısmet

Günler süren yolculukla, kilometrelerce yol gidip,
sabahın erken saatlerinde küçük bir kasabaya varıyoruz.
Odun ateşinde pişen köy ekmekleri ile kahvaltı yapıyoruz.
Günler öncesinden hazırlanıp, kışlık diye saklanan ama bir yaz günü
bize de yemek kısmet olan kuş burnu pekmezini de katık yaparak.
Dağların tepesinde, çam ağaçlarının arasında, sislerin gölgesinde ki
köylere çıkıp, dallar arasında saklanmış böğürtlenlerden avuç avuç yiyoruz.
Dallarında kalmış, henüz kimsenin görmediği elmalardan bizde payımıza düşeni topluyoruz.
Taneleri henüz yeni olmaya başlamış mısırları topluyoruz, mısır tarlalarının içinde gezerek.
Bir tarlanın ortasında tek başına kalmış ağaçtan kızılcık topluyoruz.
Sanki o bir metrecik boyu ile bizim için kızılcık vermiş gibi.
Kıpkırmızı süsleri ile hiç olmadık ve beklenmedik bir anda karşımıza çıkıyor.
Yine bizim gibi birkaç günlüğüne kilometrelerce yol gelen insanlarla tanışıyoruz,
sohbet ediyoruz.
Gecenin bir saatinde yorucu bir gün ve yolculuğun ardından, açık bulabildiğimiz
bir köy kahvesinde son çayları da biz içiyoruz.
Henüz çocuk yaştaki çalışan, bu kadar müşteriyi tek başına ağırlamanın telaşında...
Kapının önünde ki bisikleti son müşterileri de göndermesini bekliyor.
Biz, plansız ve tamamen kendiliğinden gelişen bir gezi hiç aklımızda olmayan yerlere gidiyoruz.
Kendimizden izler bırakıyoruz kısa süreliğine de olsa.
Bazen bir köy kahvesinde sandalye de,
bazen birkaç saatliğine misafir olduğumuz evin mutfağında,
bazen bir tarlada,
bazen de bir elma ağacığın dallarında.
bazen de ellerimizi yıkadığımız köy çeşmesinde...

Ortaya Karışık


Gün içinde bir bakıyorum içli bir türkü dilimde,
bir bakıyorum bir sanat müziği,
bazen de arabesk...
Hepsi tek tek dilime dolanıyor,
ruh halime göre.

11 Eylül 2012 Salı

Çok


Daha çok dinle,
daha çok düşün,
daha çok paylaş,
daha çok ver...

Az

Bazen;
daha az konuş,
daha az ye,
daha az harca,
daha az al,
daha az tüket...

10 Eylül 2012 Pazartesi

Sen Yeter ki Oku


Köyümde okudum o iki yıl içinde tüm yokluklara rağmen tüm araç gereçlerim
hep eksiksiz oldu.
Renk renk kalemlerim, desenli kalem kutularım.
İkinci sene ‘Cin Ali’ kitaplarım...
Bir kalem tıraşım vardı mesela, üstü desenli.
Ev resmi vardı, üç boyutlu renkli.
Eline alıp oynatınca resimde hareket ederdi.
Diğer çocukların bez çantalarının aksine,
bir okul çantam vardı mesela.
Kırmızı.
Buraya taşınınca, yine tüm yokluklara rağmen,
yine hiçbir şeyim eksik kalmadı.
Biraz geç alındı evet,
ama hiç eksik kalmadı...
Çeşit çeşit suluboyalarım, pastel boyalarım...
Hepsi eksiksiz alındı.
Babamın durumu iyi olduğu için değil,
zengin olduğu için değil,
babam, okumamızı istediği için vardı her şeyimiz...
Babam, okuyalım diye gözümüzün içine baktığı
için vardı her şeyimiz...
Babam, diğer babaların aksine kızını tek başına ‘ortaokula’ gönderme cesareti
gösterdiği için vardı aslında her şeyimiz...
Babam, hiç birimizi feda etmeden dört çocuğu okutma cesaretini
gösterdiği için vardı aslında her şeyimiz...


7 Eylül 2012 Cuma

Boşluk

Biliyorum, istemesem düşmem o boşluklara.
Yapabilirim biliyorum...

Okul Alışverişi


İlkokula başladığım sene.
Henüz kolum yeni kırılmış, üstelik sağ kolum...
Babam ilçeden okul alışverişimizi yapmış.
Benim, abilerimin, bir de amcamın yetim çocuklarının.
O kadar çok ki alınanlar.
Herkes sevinç içinde kendi kitaplarını, defterlerini, kalemlerini ayırıyor.
Ben hem en küçüğüm, hem okula yeni başlıyorum
en önemlisi de kolum kırık...
Bundan sanırım, bana daha farklı şeyler alınmış.
Bir kazak var mesela kısa kollu, renk renk çizgili, gömlek yaka
çok güzel...
Kolumda ki alçı yüzünden çok zor giyiyorum.
Herkes çok yakıştı diyor.
Benim o sene ilk defa kendime ait defterlerim, kitaplarım oluyor.
O sene bende öğrenci oluyorum,
üç yıl okuyacağım köyümün okulunda.

Sabır


Hiç gelmeyecek olanı beklemek en büyük sabır değil midir zaten.

Ayrılık Zamanı


Eylül...
Herkesin çantasını toplayıp gitme ayı.

Zor Sınav

Gün geliyor hiç beklemediğimiz zamanda,
hiç beklemediğimiz yerde
zor şeylerle sınanıyoruz.
Bazen en sevdiğimizin sağlığıyla, bazen yokluğuyla...
Sonra zaman geçiyor,
sabır diye diye...
Kara bulutlar geldiği gibi kayboluyor.
Hastane kapısında bekleyen biz,
bir bakıyoruz başka bir hayat için 
adım atma telaşındayız, içimizde kıpırtılar.
O günler geçmiş, unutulmuş çoktan
sadece şükürlerle anıyoruz...

İkinci Memleketim


Şimdi yaşamakta olduğum ilçeyi, diğer büyük şehirlerle karşılaştırdığımda
kayda değer bir özelliği çıkmıyor aslında ortaya.
Küçük bir çarşısı,
kalabalık sokakları,
sanayi şehri olması sebebiyle
hemen her memleketten insanın olduğu,
bazılarına göre kalabalık, düzensiz, karışık, yaşanmaz...
Burada insanlar bir birine hem yabancı hem değil,
hem yakın hem uzak.
Burada ‘yerli’ diye bir şey yok,
hemen herkesin özlemini duyduğu, yılda bir defa da olsa gittiği,
bir ayağının orda olduğu başka bir memlekette bir ‘baba ocağı’
var aslında...
Ama herkes kendince nedenlerle uzun yıllardır burada artık.
Hemen herkes için köyünden sonra sığındığı liman burası,
Bizim gibi yani yüreği ikinci ayrılıkları kaldıramayacak olanlar için
ikinci memleket artık burası.
Bizi bir zamanlar büyük hayallerle alıp buraya getiren babalarımız
bu topraklarda yattığı sürece bizim için belki de asıl memleket burası.

6 Eylül 2012 Perşembe

Yirmi Beş MEHMET

                                                                         Foto
Bazılarının '25 tane' diye söz ettiği aslında;
Yirmi beş evlat,
Yirmi beş ana kuzusu,
Yirmi beş kıymetli,
Yirmi beş can,
Yirmi beş yürek acısı,
Yirmi beş ciğerpare
Yirmi beş yara,
Yirmi beş acı,
Yirmi beş hasret,
Yirmi beş umut,
Yirmi beş hayat,
Yirmi beş ömür,
Yirmi beş gençlik,
Yirmi beş yarın,
Yirmi beş hayal,
Yirmi beş gelecek,
Yirmi beş göz nuru,
Yirmi beş ocak,
Yirmi beş anne,
Yirmi beş baba,
Yirmi beş kalp sızısı
Yirmi beş gurur,
Yirmi beş MEHMETCİK demek,

5 Eylül 2012 Çarşamba

Samimiyet

Eskiden komşu komşunun külüne muhtaç iken,
insanlar daha bir samimimiydi sanki.

4 Eylül 2012 Salı

Aylardan Eylül

Aylardan eylülse ve sabahları üşüten sonbahar rüzgârları başlamışsa
ve ben ara ara ellerinde valizleri, otobüsten yeni inmiş,
ürkek bakışlı öğrenciler görmüşsem eğer,
yüreğime ağırlıklar çöker.
Yine böyle bir eylül sabahında,
bilmediğim ama birkaç yıl yerleşip okuyacağım şehirde,
 sonbahar rüzgârında üşüdüğüm o sabah gelir aklıma.

Ne Zaman Geleceksiniz?

İster bir, isterse sekiz çocuğun olsun gün geliyor aslında elinde kimse kalmıyor.
Gün geliyor sessizliklere bürünmüş küçük bir kasaban da, 
her odası bir çocuğunun kokusu ve
hatırası ile dolu evde bir başına kalakalıyorsun.
Şimdilerde sadece isimlerinin yankılandığı o sessiz odalarda,
her birinin tek tek resmi yerleştirilmiş en güzel köşelerde,
vitrinlerde okul zamanlarından kalma el işleri, karneleri...
Nasılda yeni, nasılda canlı hepsi.
Sanki hiç biri büyümemiş, gitmemiş gibi.
Birazdan kimi okulundan, kimi parktan, kimi komşudan çıkıp da gelecek gibi.
Ya da az evvel ‘ben arkadaşıma gidiyorum’ deyip de çıkmışlar gibi sanki bu evden.
Sanki asma ağacının altında oturup da bekleyince, hepsi bir bir sokağın köşesinden çıkıp gelecek gibi.
Bir bayram sabahı...


3 Eylül 2012 Pazartesi

Boş Dünya

Daha çok iş, daha çok para için gece gündüz çalışan,
gözünü hırs bürüyen insanlara gösterebilseydim keşke
gidenin ardında askıda asılı kalan, rengi solmuş o yeleği...
O giden ki, onu bile götüremedi diyebilseydim.

Kendine İyi Bak

Daha dün merdivenleri bile çıkamayan güzel çocuk...
Güzel gözlü, uzun kirpikli, masum çocuk...
Gittiğin yerlerde kendine iyi bak olur mu?
Elleri nasırlı baban için,
her gün yüreği ağzında bekleyecek annen için kendine iyi bak...
Ve yine böyle dön, kaldığın yerden devam et olur mu?

29 Ağustos 2012 Çarşamba

Yarım Gün

Sana yazık değil mi çocuk?
Sana pay biçilen yarım gün içinde anne evi ile baba evi arasında gidip gelir oldun.
Bir çantaya sıkıştırılmış bezlerin ve en sevdiğin oyuncaklarınla...
Daha yaş bile denilemeyecek bir küçüklükte iki ayrı evde iki ayrı düzenin oldu.




Uzaklarda ki Torun

Sadece varlığını bildiği, aslında yüzünü hiç görmediği torunun
resimleri özenle saklanır ahşap vitrinin en güvenli köşelerinde.
Aslında sakladığı gözlerinde ki hüzün ve yüreğinde ki en ince sızıdır,
bunu kendinden başka kimse bilmez.

28 Ağustos 2012 Salı

Ders

Her ölümde insan birazda kendine ağlıyor aslında...

Kavuşma


Baktı ki yolunu gözlediği gelmiyor gittiği yerlerden,
en sonunda kendi de gitti o dönülmeyecek yerlere...

16 Ağustos 2012 Perşembe

Yaş Altı

  
Yaşasaydın bu sene belki sana da yaşıtların gibi düğün yapıyor olacaktık.
Ama sen, son resimlerinde ki gibi hep altı yaşında kaldın...
Hiç büyüyemedin ki çocuk.

Bayramlık

Nerede o güzel bayramlar?
Şehirden özenle seçilip alınan elbiselerim,
ellerime sürülen kınalar,
beğeneyim diye gözümün içine bakılan renk renk ayakkabılarım...
Ellerine oje sürülmüş naylon bebeklerim,
bayramlarda evlerden topladığım çörekler,
sadece bayramlarda özenle pişirilen pilav, üzüm hoşafı...

Yıkanma Arınma


 
Köyün kadınları için sıcak yaz günleri aynı zamanda temizlenme, arınma demekti...
Kadınlar uzun ve çetin geçen ve kendilerince boş geçirdikleri kış aylarına inat,
birkaç ay süren uzun ve sıcak yaz günleriyle yarışır, her işi bitirmeye çalışırlardı.
Köyde bitmek tükenmek bilmeyen işlere inat, ayrıca evin de bakımı yapılır.
Boya badana, yıkama, temizleme gibi işler yaz aylarında yapılırdı hep.
Kadınlar tüm işlerine ve su sıkıntısına rağmen, adeta bir yıkama,
temizleme ayini yaparlar evde yıkanmamış, su görmemiş hiçbir şey kalmazdı...
Yorganların yünleri, yastıkların tüyleri, keçe halılar, yeni kırpılan yünler,
un olacak buğdaylar yıkanır.
Yorgan çarşafları yıkanır, kaynatılır tertemiz yapılırdı.
Yaz sonunda düğünü yapılacak genç kızın çeyizi bile yıkanır,
tertemiz sabun kokuları ile sandığa kaldırılırdı tekrar.
Ev badana yapılır, evin tahta olan zeminleri ve tavanı fırçalanır, yıkanır,
mutfakta kullanılmayan kazanlar, tahta ekmek sofraları...
Her şey ama her şey mutlaka yıkanır, paklanırdı.
Bir şeyin yıkanması için illa ki kullanılmasına gerek yoktu,
kullanılmayan eşyalar bile mutlaka sudan geçirilirdi.
Hem de evlerde su olmamasına ve çok uzaktan getirilmesine rağmen yine
illa ki yıkanırdı her şey.
Temizliğin belli kuralları vardı, öyle her suda her şey yıkanmazdı.
Buğdaylar mesela un yapılacağından daha temiz, daha duru sularda yıkanırdı.
Bunun içinde köyün dışında akan tertemiz dereler tercih edilirdi,
yeni kırpılan yünler mesela daha güzel temizlediğine inanılan başka bir derede,
çarşaflar, çamaşırlar yine başka bir çeşmenin suyu ile yıkanır, kaynatılırdı.
Tüm bu işler bir tören şeklinde yapılır,
bir gün kararlaştıran köyün kadınları o gün nereye gidip ne yıkanacaksa onları alıp,
toplu halde çoğu zamanda imece usulü bu işleri yaparlardı.
Ateşler yakılır, kazanlar üstüne konulur, çarşaflar yıkanır, kaynatılır,
metrelerce uzunlukta ki iplerde tertemiz rüzgara emanet edilirdi.
Leğen leğen yıkanan buğdaylar, yıkanır durulanır,
yıkanır durulanır ta ki dupduru suyu görene kadar bu işlem böyle sürüp giderdi...
Böyle günlerde köyde ki hemen her evin önünde iplere sıralanmış
tertemiz çamaşırlar dalgalanır,
evlerin çatılarında buğdaylar kurumaya bırakılır,
yünler bir bir çeyizlik yorgan olurdu...
Evlerin her köşesi ayrı bir parlar, ayrı bir güzel kokardı.
Uzun kış gecelerine kadar bu temizlik kokusu evin her köşesine 
ayrı ayrı hapsedilirdi sanki.

14 Ağustos 2012 Salı

Çocuk Olmak

Büyümek için niye acele eder durur ki sanki insan.
Oysa ne güzeldir, çocukluğunun getirdiği yürek hafifliğiyle
koşup oynamak...

Mektup

Bir zamanlar gurbetten haber getirecek mektuplar beklenirdi...
Bazen de sıladan mektuplar giderdi.
İçinde;
yeni doğmuş bebeğin bir tutam saçı,
saman kağıda çizilmiş el izi ile...
Bazen de eğer şanslıysan şehre gidip çektirdiğin ve arkasına üstü kapalı
bir kaç özlem cümleleri yazdığın siyah beyaz, kenarları tırtıklı fotoğrafların olduğu.


 




Sokak Ninnileri

Benim gibi, çocukların hala sokakta oynadığı bir mahallede yaşıyorsanız
özellikle yaz gecelerinde bin bir ses çeşidiyle uykularınıza dalarsınız.
Cam kapalıyken belli belirsiz uğultu şeklinde duyulan sesler,
cam açılınca ete kemiğe bürünüyor sanki.
Her sokaktan, her evin önünden, balkonundan gelen sesler birbirine karışıyor.
Büyükler çocuklara göre biraz daha sakin ara ara gözlerinin önünden kaybolan
çocuklarının yoklamasını almak için birkaç defa bağırıyor sadece.
Çocuklar ise sıcak nedeniyle bütün gün evde kapalı olmalarının acısını çıkarırcasına
her yerde sesleri yankılanıyor...
Binalarının hemen önünde oynan çocuk balkonda ki annesine sesini duyurmaya çalışıyor
mesela, en tiz sesi ile...
Yeni yeni konuşmaya başlayan bebek, yeni öğrendiği baba kelimesini sıralayıp duruyor
peş peşe...
Gecenin bir yarısında, etrafında kalmış birkaç arkadaş ile yeniden oyun kurma telaşında biri mesela...
Biri, misketlerini yutturmanın hırsı ile sürekli arkadaşlarına sataşıyor,
Bir çocuk nedensiz ağlıyor...
Balkondan ara ara çıkıp sokakta oynayan oğlunu eve çağırmaya çalışıyor bir anne mesela
bazen tatlı dille, bazen de tehditlerle...
Sokağın başından ki abla, kardeşini zorla eve götürme çabasında mesela...
Annesinden kopardığı son on dakika özgürlüğü ile bir çocuk daha sıkı pedal çeviriyor...
Akşam serinliğinden sonra çocukları da yanına alarak şöyle bir dolaşıp gelen bir ailenin sesi
duyuluyor mesela giderek uzaklaşarak...
Gecenin serinliğinde bu çeşit çeşit ninnilerle size de uyumak düşüyor sadece.

13 Ağustos 2012 Pazartesi

Yazmak

Yazmak bir nevi sessiz konuşmak gibi...

Denge

  
Eğer bir insanı sırf zengin olduğu için seviyor,
ama bir fakiri, fakir olduğu için hor görüyorsanız...
Eğer bir insana mevkisi var diye saygı duyuyor,
ama bir fakiri, fakir olduğu için görmemezlikten geliyorsanız...
Eğer bir insan güçlü diye onun yanındaysanız,
ama bir fakiri, fakir olduğu için eziyorsanız...  
Eğer bir insana hem zengin hem de mevki sahibi diye hak veriyor,
ama bir fakiri, fakir olduğu için susturuyorsanız... 
Zengin, mevki sahibi, güçlü insanlarla oturduğunuz büyük, şatafatlı
pahalı sofralar kuruyor,
ama bir fakire, sırf fakir olduğu için o sofrada yer vermiyorsanız... 
O zaman bu dünyanın dengesi yavaş yavaş değişir,
düzen değişir...
Aslında bilmiyorsunuz ki o zaman ne paranızın,
ne mevkiinizin, de o zengin tanıdıklarınızın size bir faydası olur.
Aslında bilmiyorsunuz ki geçici olan tüm bunlar, birkaç günlük avuntudur size
Siz aslında gitgide fakirleşmişsinizdir ve
her yerde beyhude aradığınız o saygınızı kaybetmişsinizdir çoktan.

Tutunmak Lazım Hayata Bir Köşesinden

    
Hayat sensiz akıp giderken,
gözünü karartıp bir yerlerden dahil olmak lazım hayata zor olsa da...


9 Ağustos 2012 Perşembe

Uzun Uzun Yolları Aşsam Gitsem

Birkaç gün sonra yolculuğa çıkacak olsam mesela,
içimi tatlı bir heyecan kaplasa.
Günleri saysam tek tek, hatta takvime bir çizik atsam.
Çantamı hazırlamayı son güne bıraksam, ama bir yandan da
götüreceklerimi tek tek zihnimden tekrarlıyor olsam mesela.
Son eksiklerimi de tamamlamak için çarşıya çıksam.
En sona bir şeyleri zor beğenen yeğenime alacak hediye kalmış olsa,
mesela çarşıda görüp evet işte bu desem...
Son görevine yerine getirmenin huzuru ile yine takvime çizik atsam.
Yolculuk günüme kadar...

8 Ağustos 2012 Çarşamba

İkinci Hayat

Gün gelir,
şiirlerin yazılı olduğu bir davetiye ile başlayan yeni bir hayat,
ruhsuz, resmi kağıtlarla bitiverir...

Zor mu? Hayır Değil

Önce insanları sevmek lazım...
Sonra;
insanlara gülümsemek lazım,
insanlara selam vermek lazım,
insanlara hal hatır sormak lazım,
insanlara yardım etmek lazım,
insanları görmek lazım,
insanları hatırlamak lazım,
insanları ziyaret etmek lazım,
insanları arayıp sormak lazım,
insanları dinlemek lazım,
insanları umursamak lazım,
insanları mutlu etmek lazım,
insanları kınamamak lazım,
insanları anlamak lazım,
insanları benimsemek lazım,
insanları kırmamak lazım,
insanları ayırmamak lazım,
insanları takdir etmek lazım,
insanlara önem vermek lazım,
insanlara teşekkür etmek lazım,
insanların gönlünü almak lazım,
insanlarla paylaşmak lazım,
insanlarla konuşmak lazım,
insanlarla ilgilenmek lazım,
insanlarla dost olmak lazım,
insanların zor gününde yanında olmak lazım,
ve yine,
insanları sevmek lazım,
insanları sevmek lazım,
insanları sevmek lazım...

Küçük Hayaller

Bu sabah yeniden uyuyabilme hayalleri kurarken ben,
bir taklacı güvercinde daha çok kanat çırpma hayalleri kuruyordu.
Bulutlu gök yüzünde...
Sadece onun kanat sesleri yankılanıyordu sessiz sokaklarda.

2 Ağustos 2012 Perşembe

En Güzel Uyku


Yaz aylarında tüm büyükler işlere dalar,
biz çocuklar biraz daha ihmal edilirdik sanki.
Geceleri uyuma saatlerimiz de,
sabah güne başlamamız da büyüklerin saatlerine göre değişir.
Bizde onlarla beraber uykusuz kalırdık...
Yazın o uzun günlerde bile işler yetişmez,
hayat gece boyunca da devam ederdi.
Değişen tek şey gökyüzünde ki ay olurdu.
Eğer şansa o gece dolunay da varsa,
yıldızların altında, serin yaz akşamlarında daha güzel çalışılırdı hiç şüphesiz.
Böyle gecelerde büyükler ya makinelerle buğday ayıklar ya da ekinleri balyalarlardı.
Biz çocuklar çoğu zaman evde tek başıma uyumaktan korktuğumuzdan olacak,
yalvar yakar zorla onlara dahil olur,
bir heyecan başladığımız gece,  uyku sıkıştırınca çekilmez bir hal alırdı.
Biz,  bir yandan bu tatlı telaşı kaçırmamak,
bir yandan güzel bir uyku uyumak arasında gidip gelir.
En nihayetinde de büyüklerin ısrarlarına ve çokça da uykuya yenik düşer
bizim için hazırlanmış en güzel yerde,
üstümüzde dolunay ve yıldızlar,
saçlarımızda serin bir rüzgar,
kulağımızda bazen makine sesleri bazen büyüklerin konuşmaları ile
büyükleri bile özendirecek en güzel uykulara dalardık.
Çocukluğun getirdiği bir şey miydi,
yoksa sahiden öylemiydi bilmem en güzel uykular o kargaşanın içinde,
kurumuş otların üzerinde uyunurdu sanki.
Ne o sesler bölerdi uykumuzu ne de başka bir şey,
her şeyi bir oyun olarak gördüğümüzden olacak,
bizde orda uyumaktan hiç korkmaz tam tersine
uyku arasında uyanıp etrafa şöyle bir bakar yine kaldığımız yerden devam ederdik.
İşler ya tamamen bitince, ya da büyüklerde uykuya teslim olana kadar bu böyle devam
ederdi gece boyu.
Belki de yaz boyu bizim için ikinci bir yatak olurdu o taze saman yığınları.

27 Temmuz 2012 Cuma

Sus Söyleme


Bazen ilk kelimeyi söylemek, susmaktan daha zor...

26 Temmuz 2012 Perşembe

Ekinden Sonra

Bizim oralarda hepi topu iki üç ay süren yaz mevsimi çok önemlidir.
Yaz mevsimi hasat zamanıdır, uzun ve çetin geçen kışa hazırlık zamanıdır.
Bizim oralarda yaz mevsiminde hayat durur, zaman durur,
adeta bir yarış başlar, daha çok iş için...
Çoluk çocuk, yaşlı, genç fark etmez herkes üzerine düşen görevi yapar.
Ne uyku her zaman ki gibi uyunulur, ne yemek her zaman ki gibi yenilir.
Her şeyden feragat edilir, daha çok zaman için, daha çok iş için...
Bizim oralarda her şey hasat sonrasına göre planlanır.
Düğünler, okul alışverişleri, akraba ziyaretleri...
Sonra zaman geçer,
güneşin yakıcılığı geçer,
uzun günler kısalmaya başlar,
ekinler toplanır,
buğdaylar yıkanır,
çoğu un bile olur.
Gurbetten birkaç haftalığına yardım için gelenler döner.
Şimdi zaman tek düzedir artık,
sıradan, telaşsız, sakin akar...
Hasadı iyi olanlar mutludur, kafası sakindir.
Şimdi sıra verilen sözlere gelmiştir,
ekin sonrasına ertelenen hayatı yaşamaya gelmiştir.
En güzel önlükleri, yakalıkları, çantaları alma sırasıdır şimdi.
Düğün yapma, çeyiz sarma sırasıdır.

24 Temmuz 2012 Salı

Vakit

Bir gün gitme vakti de gelir...

16 Temmuz 2012 Pazartesi

Gurbet Elde Bir Başıma Neyleyim*

Gurbet, dayanması zor...
Kiminin aklında anne mantısı,
kiminin yüreğinde anne özlemi,
kiminin burnunda boğaz havası,
kiminin ağzında simit tadı,
kiminin yüreğinde her yaz biraz daha boy atmış yeğen hasreti,
gurbet zor...
Tek başına gidilir, tek başına çekilir gurbet acısı...
Herkesin, her şeyin hasreti tek yüreğe sığdırılır.
Gurbet tek yürekte çekilir...

*Yazının başlığı bu şarkıdan.

12 Temmuz 2012 Perşembe

Saymaca

Bazen kazandıklarımı sayıyorum,
çokca da kaybettiklerimi...

Kumbara

Bu aralar hüzün biriktiriyorum bol bol...

3 Temmuz 2012 Salı

Karşılıksız Sevgi

                                                                        Ceyted

Çoğu zaman çevremdeki olumsuzluklara takılıp kalıyorum.
Birde insanlara...
Parasıyla, arabasıyla, gezdiği yerlerle,
kıyafetleriyle övünen ama gerçekte elinde bir şey olmayan insanlara...
Her şeyi kendilerine hak gören, paylaşmayan, vermeyen, bencil insanlara...
Sevmeyi, sevilmeyi bilmeyen, ömründe kimseye el uzatmayan,
gerçekte duymayan, görmeyen insanlara...
Ömründe sadece ben, önce ben diyen kendi haricinde kimseyi umursamayan insanlara...
Ve daha sayamadıklarıma...
Ümitsizliğe kapılıyorum o zaman hem kendi adıma hem de ihtiyacı olanlar adına.
Sonra uzun sürmüyor bu düşüncem bir bakıyorum hiç beklemediğim zamanda,
hiç olmayacak bir yerde ne güzel insanlarla karşılaşıyorum.
Sadece birkaç saat geçirmem bile yetiyor onlarla,
gözlerinde ki o ışıltı yüreğime işliyor,
aslında hep tanıyor gibiyim onları, sanki tanıyorum da sohbetlerimiz,
konuşacak konularımız yarım kalmış gibi kaldığımız yerden devam ediyor.
 Ve öyle sevgilere, fedakârlıklara şahit oluyorum ki gözümde bir kez daha yüceliyor hepsi.
Saf, karşılıksız, çıkarsız sevgilerine şahit oluyorum, 
etraflarına yaydıkları ışığa birde...
Sayelerinde gülen yüzlere, ışıldayan gözlere şahit oluyorum.

Hasat Bereket


Hasat zamanı yavaş yavaş yaklaşıyor.
Kimisi bahçede ki erik ağacından,
kimi dönüm dönüm bağından topladığını paylaşıyor.
Herkes kendince bölüşüyor,
paylaşmak hasadın bereketini arttırır bunu herkes biliyor.

29 Haziran 2012 Cuma

Ev Hali



Köydeyken babam çok uzakta çalışırdı
Bazı hafta sonları gelebilirdi eve sadece.
biz annem ve abilerim ile evde çoğu zaman yalnız kalırdık.
Zavallı annem bir yandan evi bir yandan da bizi idare etmeye çalışırdı.
Böyle günlerde abilerim yaz kış dinlemez mutlaka dışarıda vakit geçirirler 
kış ise kızakları ile köyü baştan aşağı turlarlar,
yazsa bağda bahçede ama mutlaka bir yaramazlık peşinde olurlardı.
Ben ise annemle evde kalır, onunla vakit geçirirdim.
Yemek yaparken, çamaşır yıkarken, tavukları yemlerken ya da elişi yaparken
hep yanı başındaydım.
Bazen soğuk kış günlerinde sobanın başında radyo dinler, 
bazen dikiş diker,
bazen kanaviçe işler,
bazen misafir ağırlardık...
Annemin geleni gideni çok olurdu.
Çeyiz yapan genç kızlar kanaviçe, boncuk oyası öğrenmek için,
kazak örenler desen çıkarmak için,
dantel örenler yapamadıkları örnekler için,
kendine etek dikecek olanlar kalıp çıkarmak ve diktirmek için uğrarlardı.
Evimiz hiç boş kalmazdı,
evdeki işlerden sıkılan
veya su getirmeye giden gelinler geçerken şöyle bir annem uğrar soluklanır,
sohbet eder yoluna devam ederdi.
O zaman günler bizim evde farklı bir havada, farklı bir desende,
farklı bir renkte geçerdi.
Bazen bir hevesle yeni örneklere bizim evde başlanılır,
bazen çeyizin son parçası bizim evde bitirilir,
bazen yıllar evvel hediye gelen kumaş, bizim evde etek olup üste giyilirdi.
Yüzler değişir,
o renkler, heyecanlar aynı kalırdı hep.

Mahalle Kültürü

Herkesin birbirini tanıdığı,
müstakil evlerden oluşan,
insanların geçerken bahçe kapısından hal hatır sorduğu,
hala çocukların gece yarılarına kadar oynadığı,
hasta olan komşuya ziyarete gidilen,
hala bayramlarda çocukların şeker topladığı
ve en iyi domatesin hangi markette satıldığının komşuya haber verildiği
bir mahalle yaşıyorum..
Şükürler olsun ki tüm olumsuzluklara rağmen hala böyle bir mahalle var...

27 Haziran 2012 Çarşamba

Sohbet

Kendimle konuşmalarımı bitirince, sizinle de konuşurum...

25 Haziran 2012 Pazartesi

Sevgi Göstergesi


Köydeki çocuklar sevildiklerini şehre gidince kendilerine getirilen
‘beyaz şehir ekmeğinden’
bir de yeni doğan buzağılara isimlerinin verilmesinden anlarlardı sadece...

22 Haziran 2012 Cuma

Yağmur Sonrası

Köyde yağmur yağmaya başladı mı önce tarlada ki başakların sonrada toprağın
kokusu yayılırdı ortalığa...
Yağmur nedeniyle işlerine ara vermiş büyükler,
yağmurun bitmesini bekler yapacağı bir sonraki işleri kurarlardı kafalarında sabırsızlıkla.
Biz çocuklar ise tamamen başka hayallerde bazen gizlice yağmura çıkıp ıslanır,
bazen bir kuytuda veya saçak altında yağmurun geçmesini beklerdik yine oraya
sığınmış kedi köpeklerle beraber ve yine kendimize has sabırsızlığımızla...
Yağmur dindi mi arkasından masmavi bulutlar ve mutlaka bir gökkuşağı
süslerdi yağmurla yıkanmış gökyüzünü.
Büyükler işlerine kaldığı yerden devam ederken,
biz çocuklar da daha çayırda yağmur çiselerinin ıslaklığı dururken,
üzerinde koşup oynamaya başlardık bile paçalarımızı ıslata ıslata,
çamurda düşe kalka...
Ben bu yağmur sonralarında en çok taşların üzerinde kalan duru sularla oynamayı severdim.
Tertemiz olurdu bu su, dupduru.
Her yaz yağmurundan sonra mutlaka çayırı dolaşır,
yaz güneşi ile bir yarış halinde taşlar kurumadan üzerlerinde birikmiş bu sularla oynardım.
 

21 Haziran 2012 Perşembe

Gurbet Ağır Geldi Yüreğine

Tam yirmi sekiz yıl olmuştu köyünden ayrılalı,
tam yirmi sekiz yıl olmuştu bu gurbeti yurt bileli.
Tam yirmi sekiz yıl sonra, çektiği bu hasretlik yetmezmiş gibi
bir daha ayrıldı o ikinci yurt bildiği yerlerden de.
Oysa tam yeni benimsemişti orayı,
gözleri alışmıştı insanlarına.
Tam yirmi sekiz yıldır uyandığı sabahlara alışmıştı.
Şimdi bu da yetmezmiş gibi birileri artık burası da değil senin yurdun demişti.
Bu da yetmezmiş gibi bu yaştan sonra içinde sıkıntılar,
korkular başka sokakları mı öğrenecekti?
Başka bakkalın, başka caminin, cami dönüşlerinde kaybolmamak için
başka evin yolunu mu öğrenecekti?
Tam da yirmi sekiz yıl sonra...
Oysa tam yeni benimsemişken gurbet elleri...
İkinci bir gurbet ağır geldi yüreğine,
bir gece yarısı gurbet kuşu gibi uçup gitti.
Bir gurbet kuşu gibi yabancı topraklarda yatmakta şimdi sılaya hasret...

Irgat

 Köyde, kısa süren yaz mevsiminde sonbahar yağmurları başlamadan tarla
işleri bitirilmeye çalışılırdı.
Böyle zamanlarda köyün gençleri toplanır, sıra ile imece usulü tarlalarda ki ekinlerin
toplanmasına yardım ederlerdi.
Belirlenen gün sırasına göre, son tarladan da ekin kaldırılana kadar bu böyle devam eder giderdi...
Yaz güneşinin en tepede ve en yakıcı olduğu bu günlerde,
sarı buğday başakları ile parlayan, tek bir ağaç gölgesinin bile olmadığı,
uçsuz bucaksız tarlalarda çalışmak gerçekten zordu.
Gençler kendilerinden beklenen coşku ve bir o kadar da hayretlere düşüren sabırları ile
gün ufuktan kaybolup gittikten hatta ay ışığı çıktıktan sonra bile tırpan sallamaya devam ederlerdi.
Bitmeyen coşkuları ile.
Irgat işinin en zor tarafı ise hiç şüphesiz onlara yemek hazırlamak işiydi.
Bir gün önceden yarın sıranın kimde olduğu bilindiği için,
köyün kadınları da yine kendi aralarında imece usulü yemek hazırlar,
en güzel yemeklerle doyurmaya çalışırlardı ırgatları.
Erkenden henüz başaklarda ki çiğ taneleri bile kurumamışken,
ırgatlar tarlaya gitmek için yola çıkar,
kadınlarda ocaklarını yakıp ekmek pişirmeye başlarlardı.
Gençler, yaz güneşinin altında
kadınlar ocak ateşinin başında yanar dururdu kışlık birkaç çuval buğday için...

Selam


Nazlı yâre turnalarla değil de, maille haber gönderdiğimizden beri
sevdalarda kısa sürer oldu...
  

Ne Yapmalı da Ağlamalı

Artık ilkokulda da değilim ki arkadaşım saçımı çekti diye ağlayayım.
Büyümek zormuş, insan doya doya ağlamak için bir bahane de bulamıyor.

18 Haziran 2012 Pazartesi

Yine Eskisi Gibi

Hala umut var biliyorum...
Ara sıra uçurtma uçurma hayalleri bile kuruyorum ya kendi kendime
ben yine eski ben olacağım bir gün biliyorum.
Bekliyorum...

5 Haziran 2012 Salı

Sen Gidince

Sen gittikten sonra biz yeni bir eve taşındık.
Küçük bir bahçemiz var, bazen serin yaz günlerinde ailecek oturup çay içiyoruz.
O zamanlarda çokça seni düşünüyorum.
Bazen sanki sokağın köşesinde ki evin oradan çıkıp geleceksin gibi geliyor,
bazen de bahçe kapısından içeri girip beni şaşırtacaksın gibi,
sanki ‘bir çay yap da içelim’ diyeceksin’ gibi.
Seni mesela bahçede hayal ediyorum bazen, 
acaba sende bizim gibi bahçede oturmayı sever miydin? 
Ektiğim çiçekleri...
Bahçe kapısının kilidini yapamadık mesela ona kızar mıydın? 
Sen gidince biz bu binayı ev yaptık kendimize,
her kesin ayrı bir odası oldu mesela, ayrı bir köşesi.
Bazen düşünüyorum acaba sen olsaydın salonda nerede oturmayı severdin?
Hangi koltuk senin olurdu mesela, ya da hangi odada yatmak isterdin?
Ağaçları gören odada mı, yola bakanda mı?
Sen gittikten sonra biz bu binayı ev yaptık kendimize,
akşamları salonunda oturup çay içiyoruz,
misafir ağırlıyoruz, bazen televizyon izliyoruz,
bazen herkes dalıp gidiyor sessiz...
Evet yeni evimizde biz yine bir aradayız tıpkı senin istediğin gibi,
ama bir yanımız hep eksik, hep mahzun, hep yarım...

18 Mayıs 2012 Cuma

Zaman Çok Şey Götürdü Bizden


Sanırdım ki köyümüzde o tek katlı evimizde oturacağız hep,
ben yemyeşil başaklar arasında koşturup, en güzel gelincikleri toplayacağım.
Sizler hep bizimle beraber olacaksınız,
uzun kış gecelerinde en güzel masalları anlatacaksınız bize...
Sonra hepimiz bir yerlere dağıldık,
zaman değişti, biz büyüdük,
ne o tek katlı evimize ne de gelincik toplamaya gittik bir daha.
Biz belki geldiğimiz yerlere çabuk alıştık ama sizin içinizde bir sızı kaldı oralar...
Ama sizler bizim başımızdaydınız ya, biz hala sizin çocuğunuzduk.
Her şey daha kolaydı bizim için o zaman.
Sonra tek tek bizi bırakıp gittiniz.
Sizlerin gidişi, acısı bizi büyüttü anladık ki artık çocuk değiliz hiç birimiz.












16 Mayıs 2012 Çarşamba

Veda

Hanımeli ve ıhlamur zamanıydı senin kardeşine kavuştuğun gün.
Sıcak bir bahar güneşi vardı, seni de o sessizlikler içinde bırakıp geldiğimiz gün.

 

3 Mayıs 2012 Perşembe

Büyümek Bu mu?


Herkes bir bir eksiliyor hayatımızdan...
Artık sorumluluk alma sırası,
yükü omuzlama sırası,
acıyı yaşama sırası,
ağlama sırası bize geliyor,
Ve şimdi büyüme sırası artık bizde...

27 Nisan 2012 Cuma

Takıntı-III


Öğrencilik hayatım boyunca saçlarım hep uzun oldu.
Tam öğretmenlerin istediği şekilde;
 iki örük yapılıp kurdele takılacak kadar uzun, derli toplu...
İlkokul ve ortaokul yıllarımda saçlarım iki yandan bağlı, kurdeleli
lisede yine uzun, bu defa tek örgülü, ama hep sıkı sıkı bağlı...
Saçlarımızı açık bırakmamız, öğretmenlerimizin deyimi ile ‘atkuyruğu’ yapmamız,
hele hele saçlarımızı önlerimize bırakmamız kesinlikle yasaktı.
Olurda kurallar dışına çıkarsak, önce sırada uyarılır,
olurda orda fark edilmemişsek, bu defa koridorlarda gezen nöbetçi öğretmenlere
veya sınıf öğretmenimize yakalanır, ama illaki de yakalanır ve uyarılırdık.
Saçımı kısa kestireyim de kurtulayım diye düşünenler yine de kurtulamaz.
Bu defa da iki haftada veya ayda bir kuaföre gidip,
istenilen kısalıkta tekrar kestirirlerdi.
Tüm okul yönetimi, tüm öğretmenler onlardan daha iyi takip ederdi ne zaman kuaföre
gitmesi gerektiğini.
Öğrencilik hayatım biteli yıllar oldu...
Ben şimdilerde bile saçlarımı açık bırakamam,
gözlerimin önüne, alnıma saçlarımın düşmesinden rahatsız olurum.
O günlerin alışkanlığı ile saçlarım her daim toplu,
tıpkı bir ortaokul çocuğu gibi çoğu zaman da örgülü...

13 Nisan 2012 Cuma

Takıntı-II





Öğrencilik hayatım boyunca belediye otobüsleri ile gittim geldim okula.
İlk yıllar sadece öğrencileri taşırdı otobüs ve sadece okul saatlerinde gelirdi.
Onun dışında gelmezdi mahalleye...
Olurda geç kalırsan, yetişemezsen ya yürüyerek giderdin okula, ya da gidemezdin.
Lisede yine belediye otobüsleri ile gittim geldim okula.
Ama bu defa aktarmalı gidiyordum ve okulum kesinlikle yürüme mesafesinde değildi.
Durağa daha erken çıkmam gerekiyordu çünkü mahalledeki otobüsü kaçırırsam,
diğerini de yetişemezdim.
O zamanda ya bir sınavı kaçırır, ya derse geç kalır,
ya da nöbetçi öğretmenlere dert anlatmak zorunda kalıp,
evden biraz daha erken çıkmam için nasihatler dinlerdim...
Öğrencilik hayatımın üzerinden çok yıl geçti,
şimdilerde sabahları belediye otobüse değil ama servise biniyorum.
Şimdi de servisi kaçırma korkusu ile evden on dakika erken çıkmam veya
gideceğim yere on dakika erken gitmem öğrencilik yıllarımdan kalma bir takıntım.











9 Nisan 2012 Pazartesi

Mevsimler


Her mevsimin ayrı bir kokusu var...

Takıntı

                                     

Tam 11 yıl boyunca,
ayda ortalama 20 gün,
haftada 5 gün,
günde ortalama 8 saat boyunca
sadece ama sadece siyah kıyafet oldu üstümde.
Tek tip, şekilsiz, desensiz, soluk...
Siyah renk ve kıyafetlerimdeki toz takıntımın nedenini uzaklarda aramaya gerek yok,
nedeni üzerimde siyah forma ile geçen 11 yılımda saklı aslında...

21 Mart 2012 Çarşamba

Kırkıncı Oda

Eskiden evler ister büyük olsun ister küçük,
misafirler için mutlaka ayrı bir oda olurdu.
Bu oda genellikle evin en büyük, en ferah ve en güzel odası olur,
her zaman derli toplu, düzenli, temiz tutulurdu.
Bu oda için perdeler, koltuklar, örtüler, halılar özenle seçilir,
en güzel, en yeni şeyler misafir odasında kullanılırdı.
Misafir gelsin gelmesin belirli aralıklarda, havalandırılır, temizlenir,
ister haberli gelsin, ister tanrı misafiri olsun herkes için her zaman hazır tutulurdu.
Misafir odaları amacının dışında kullanılmaz,
sadece misafir geldiğinde kapısı açılır,
diğer günler ise her daim kapısı kapalı tutulurdu.
Ailenin diğer fertlerine yasaktı, hele de çocuklara...
Misafirden sonra ise oda yine aynı özenle havalandırılır,
temizlenir, yıkanacaklar yıkanır, her şey yine yerli yerine koyulur,
aynı eski düzenli haline getirilirdi sanki hiç kullanılmamışçasına...
Bu temizlik ve düzenindendir sanırım,
misafir odalarının çok güzel bir kokusu olurdu.
Kapısı ilk açıldığında önce odanın o askeri tip düzeni,
sonra sabun kokusu dikkat çekerdi.
Misafir odasını evin annesi için, her zaman düzenli,
temiz tutulması gereken bir yerdi.
Girmesi yasak olan biz çocuklar için ise bu odalar sanki masallarda ki kırkıncı oda gibiydi.
Gizemli, yasak, ama bir o kadar cazip...

20 Mart 2012 Salı

Her İkiside

Çok uzun zamandır özlediğimde ağladığım,
ağladığımda özlediğim sensin...

Bağ



Küçükken aynı yaşlarda bir arkadaşım vardı mahallede.
Onlar mahallede bizden daha eskiydiler,
bizden daha önce taşınmışlardı.
O zamanlar iki kavak ağacının gölgesinde, mütevazı,
yazın her daim kapısı açık,
işten gelen babasının dinlendiği balkonu olan bir evleri vardı.
Arkadaşım, özellikle akşamları çağırdığımız oyunlara gelmez,
o balkonda babasının işten dönmesini bekler,
kendi elleriyle ve büyük bir zevkle yemeğini,
çayını önüne getirirdi.
Babası, yorucu bir günden sonra önünde çayı,
elinde sigarası ve
diğer vazgeçemediği radyoda çalan türküler eşliğinde
gece yarılarına kadar o balkonda oturur,
arkadaşımda yine onunla beraber orada vakit geçirirdi.
Babasının sigara dumanı, serin yaz akşamlarının kokusuna karışır,
bazen bir kavak ağaçlarının yapraklarının sesi, birde radyo sesi,
bazen de ikisinin koyu muhabbeti duyulurdu sadece.    
Bazen olurda babası dışarı çıkar bir yere giderse ancak o zaman bizim yanımıza gelir,
oturur veya oynar ama bu sadece babası eve gelene kadar devam ederdi.
Babası eve gelince ise o yine babasının arkadaşlığını bize tercih ederdi...
Ben hep arkadaşım o balkonda babasının işten dönmesini bekleyeceğini
ve evini asla bırakmayacağı düşünürdüm.
Sonra...
Sonra arkadaşımın babası çok ağır bir hastalık geçirdi.
Arkadaşım babasını hayata bağlayabilmek için çok uğraştı...
Kısa bir süre yine o balkonda oturdular beraber,
tıpkı babasının işten geldiği akşamlarda olduğu gibi,
o kavak ağaçlarının gölgesinde...
Ama bu uzun sürmedi babası arkadaşımı bir soğuk kış akşamı bırakıp gidince
arkadaşım da bu evde çok kalamadı başka bir şehirde başka bir yaşam kurdu kendine...
Belkide O’nu buraya bağlayan sadece babası ve de o kavak ağaçlarıydı...

Ruha Gıda


                                                              Foto
                                                       

Bir insana bahar güneşi gerek,
en az özgürlük kadar...

16 Mart 2012 Cuma

Pişmanlık

İçimde son pişmanlıkların ağırlığı var,
söylenmemiş sözlerin birde...
Çokça da yarım kalmış cümlelerin...

En’ler

Sabah yağmurda yıkanmış tertemiz sokaklarda yürümek güzel,
Bir yandan ışıl ışıl bahar güneşinin parlaması,
gökyüzünün masmavi bulutlarla aydınlanması ise en güzeli...

15 Mart 2012 Perşembe

Gerçek


                                                             Foto: Milliyet Gazetesi 


Hayatımda yaşadığım her şey sanal, yalan, geçici, sahte, yapay...
Gerçek olan tek bir şey var, oda senin yokluğun.

12 Mart 2012 Pazartesi

Yazmalı mı Yoksa Yazmamalı mı?

Ne yazmalı?
Yağan yağmurdan mı söz etmeli?
Uçan kuşa methiyeler mi dizmeli?
Kara kapkara gökyüzünden,
sisli dağlardan mı söz etmeli?
Yoksa sessizce oturmalı mı
zihinde kelimelerin sıraya girmesini bekleyerek...

9 Mart 2012 Cuma

Okuma Fişi


Eskiden ilkokulda okuma fişleri vardı.
Harfleri, okuma yazmayı, kelimeleri ilk bu fişlerden öğrenmiştik.
Öğretmenimiz özenle keser, sonra da sınıfta kara tahtanın üzerine asardı,
hatta bazen duvarlara, panoların üstüne bile.
Sınıfa ilk girdiğimizde hemen göze batarlardı,
beyaz zemin üzerine, siyah büyük harflerle yazılı uzunlu kısalı fişler.
Sınıfın kahverengi boyalı duvarlarına,
demir dolaplarına inat,
sınıfların en güzel süsleriydi
bu okuma fişleri.